Site Haritası
Ulusal haberler

Üyelik Girişi
Yavuz Atıl
atilyav@gmail.com
İç dünyamızın sargı bezleri..
06/10/2013

İç dünyamızın sargı bezleri..

Kızılay Mahallesinin (Bornova) İlhan Dağı’na doğru  batısında kalan verimli topraklarda, buğday tarımı yapılırdı. Bu toprakların  yamaçlarının etrafı da zeytin, incir ağaçlarıyla kaplıydı. Lâle  Tepe’ye çıktığımızda şirin bir Bornova ayaklarımızın altında kalırdı.

Lâle Tepe, İlhan Dağı denildiğinde biz yaştakiler yıllar öncesine dönerken, yeni nesilin, günümüzde üzerlerine evler inşa edilmiş  bu yerlerin nerede olduklarını bilmeleri mümkün müdür?

Bizim çocukluğumuz parklarda değil dağlarda geçmişti. Uçsuz bucaksız dağlar ve tepelerde, yaz tatilimizi, kızıldericilik, kovboyculuk oynayarak geçirir, zavallı kuşları sapanlarımızla avlardık.

Sabah evden çıkıp,  kol ve bacaklarımız yara bere içinde akşam eve dönerdik. Rahmetlik anam söylene söylene sabunlu bezlerle yaralarımızı temizler, tentürdiyot sürerdi.

Kolu bacağı yaralı bereli olmak çocukluğumuzun itibarıydı. Eşek arısı tarafından sokulmayan bizden sayılmazdı. Okullar açılıpta saçlar sıfıra vurulduğunda, kafamızda ortaya çıkan deliklerin sayısı o yazı ne kadar haylaz geçirdiğimizin belirtisiydi. 

Bileği çıkmayan, ayağı incimeyen, kolu kırılmayan, gözü morarmayan hemen hemen yoktu aramızda. Bu öyle bir duruma gelmişti ki, annemizin tülbentini boynumuzdan aşşağı  doğru asıp, yalancıktan kolumuza destek yapar, kolum incidi diye gururla dolaşırdık. İnsanların bize bakıp, geçmiş olsun demeleri hoşumuza giderdi.

Yıllar geçti, o güzel çocukluğumuzu Kızılay Mahallesinin çayırlarına, derelerine bırakıp yaşama atıldık.

Yaşamla mücadele başa geldiğinde, elimizin kesilmesinden, bileğimizin burkulmasından, ayağımızın kırılmasından pek hoşlanmaz hale geldik. Zira, içimiz yaralanmaya başlamıştı bazı gerçekleri yaşadıkça.

Yine kolumuz kırıldı, omuzumuz incidi, parmağımız kesildi, nezle, grip, hatta daha ağır hastalıklara tutulduk. Yakınlarımız gelip hatırımızı sordular, geçmiş olsun dileklerini sundular.

Gözle görünen bu tip hastalıklardan da pek hoşnut kalmadık. Küçüklüğümüzdeki gibi, hasta yatarken iyileşelim diye yastığımızın altına on kuruş koyanlar yoktu artık.

Aksine, bir an önce iyileşip işimizin başına dönmemiz için baskı görmeye başladık. Kuru bir geçmiş olsun yetip artıyordu bize.

Yine de, elimizdeki bir kesikten sonra sarılan  küçük bir sargı bezi, yakınlarımızın ilgisini çekiyordu tabii ki.

Seneler geçtikçe, küçüklüğümüzdeki yara bereler yavaş yavaş kaybolurken, iç dünyamızda derin yaralar oluşmaya başlamıştı.

İşte bu yaraları kimse görmüyordu, ruhumuzun, iç dünyamızın yaraları sargı bezleriyle ne kadar sarılırsa sarılsın, acı veriyordu. Kimselere açamayacağımız bu yaralardan nasıl haz alabilirdik ki.

Birlikte sohbet ettiğimiz dostlarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz, yakınlarımız somut bedenimizdeki yaralara geçmiş olsun derken, iç dünyamızdaki derin soyut yaraları göremezler. Bizim hissetirmemiz, sıkıntılarımızı paylaşmamız halinde yardımcı olmaya çaba sarfederler.

Her fırsatta söylediğim: Sıkıntılarımızı paylaştığımız dostlarımız, iç dünyamızdaki yaralarımızın sargı bezleridir. Görüşüm yaşamım boyunca bana daima yardımcı olmuştur.

« Derdini söylemeyen derman bulamaz » demiş atalarımız. Nasıl ki bir kaza sonucunda ayağımız kırıldığında, ya da bir yerimiz kesildiğinde hemen en yakın hastaneye başvurup gerekli tedavilerimizi istiyorsak, iç dünyamızdaki derin yaraların yegane iyileştiricileri de  yakınlarımızdır. Bu acıları onlarla paylaşmak en faydalı ilaçtır.

Karagün dostlukları, cerrahların ameliyat masasıdır. Gerçek arkadaşlıklar bahtımızın kara günlerini aydınlığa çevirenlerdir.

İç dünyamızdaki karamsarlıklar, yaşamdan bezişler, düştüğümüz girdaplardan kurtuluşlar, ancak yakınlarımıza anlatıldığına saadet yoluna ulaştırır bizleri.

Bu nedenle, dost diye bildiklerimiz, umut kapılarını yüzümüze kapattığında, yaramıza tuz basılmış gibi olur. Kırılan kolumuz bir daha kırılır.

Küçüklüğümüzdeki fiziki yaralardan gurur duyan biz insanlar, olgunlaştığımızda iç dünyamızdaki oluşabilecek hasarlardan utanmamalıyız. O yaraları da aynen küçüklüğümüzdeki gibi insanlara göstere göstere açığa çıkarmalıyız.

İşte o zaman, kimlerin daha iyi dost, arkadaş, kardeş olduğunu yakından tanıma fırsatı doğar ki, bu da iç dünyamızdaki karanlık yaşantımızın bize sağlayacağı bir faydadır.

Elimiz kesildiğinde, bir yerimiz kırıldığında ortaya koyduğumuz hassasiyeti, iç dünyamızdaki yaralar için de yapsak ne kaybederiz ki.

En azından etrafımızdaki sargı bezlerini görme fırsatı çıkar karşımıza.

 

04.10.2013, Bodrum

Yavuz Atıl



1602 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

DÜRÜSTLÜĞÜN ZAFER ÇIĞLIĞI… - 31/01/2019
DÜRÜSTLÜĞÜN ZAFER ÇIĞLIĞI…
CESARET… - 18/11/2018
CESARET…
HER DÖNEMİN SANATI - 20/09/2018
HER DÖNEMİN SANATI
BOYNU OKŞANAN KURBANLIK - 07/05/2018
BOYNU OKŞANAN KURBANLIK
SIRDAŞ MI, DÜŞMAN MI? - 22/02/2018
SIRDAŞ MI, DÜŞMAN MI?
Güzeli kullanmak… - 09/01/2018
Güzeli kullanmak…
Ateeeeş… - 21/11/2017
Ateeeeş…
Biz kimseye kin tutmayız.. - 12/09/2017
Biz kimseye kin tutmayız..
AT GÖZLÜĞÜ… - 16/07/2017
AT GÖZLÜĞÜ…
 Devamı