Site Haritası
Ulusal haberler

Üyelik Girişi
Nuray Yoltaş
nurayyoltas@gmail.com
İŞTE GİDİYORUM ÇEŞM-İ SİYAHIM
27/04/2015


İŞTE GİDİYORUM ÇEŞM-İ

SİYAHIM

İlk karşılaşmalarının ardından vurulmuşlardı birbirlerine. Heyecanlarının yarattığı fırtına ortalığı öylesine tozu dumana katmıştı ki…

Şehri, siyah kıvırcık saçları, uzun kirpikli çekik gözleri ve incecik vücuduyla alımlı bir görünüm içindeydi. Bütün evlatlarına iyi bir eğitim aldırabilme çabasında olan babasının hayalindeki öğretmen kızıydı. Cengiz ise mütevazı bir ailenin mütevazı oğullarından biriydi. Kapkara gözleri ve sakin haliyle ilk görüşte Şehri’nin aklını başından almıştı.

Şehri ilk defa karşılaştığı bu duygudan kendini çekmeye çalışmış lâkin başarılı olamamıştı. Ve zamanla birbirlerine karşı olan sıcak duyguları gizli buluşmalara kapı açtı. Her buluşmada birbirlerine olan sevgileri daha da kuvvetleniyor, Cengiz’in kendisine karşı ince davranışları Şehri’yi mest ediyordu. Aylar içinde buluşmalar sonucunda artık evlenmeye, bu güzel ve mutlu haberi aileleriyle paylaşmaya karar verdiler. Ne aile kültür farklılıkları ne de kişilik yapıları umurlarındaydı. İkisi de hayatın gerçek rengini göremediklerinden her iki ailenin şiddetle evlenmelerine karşı çıkışlarını bir türlü anlayamadılar.

Çocuklarının doğru ve yanlışı ayırt edebilme ve tercihlerini doğru yönde yapabilen birey olmaları için çırpınan Şehri’nin babasının öfkesi ve isyanı böyle bir aşkı bitiremedi. Ve iki genç gizlice evlenmek üzere evlerinden ayrıldılar. Bu, Şehri için o ana kadar yaşadığı hayatın en zor anlarından biriydi.

Kısa bir araştırmadan sonra bir evin zemin katını kiralayarak oraya yerleştiler. Onlar kanatlanmış iki kuş yavrusuydu. Bundan sonraki hayatlarını kendi kanatlarıyla uçarak sürdüreceklerdi.

Nikâh yeni kıyılmıştı. Cengiz, evliliklerini kutlamak üzere çarşıdan aldığı küçük bir pasta ve içindeki coşkuyla evine geldi. Fakat tam kapıyı açarken, yerdeki isimsiz zarfı farketti. Gayri ihtiyari onu yerden aldı, içeri girdi ve zarfı girişteki sehpanın üzerine bıraktı. Öylesine mutluydu ki… Şehri’ye koştu. Birbirlerine sevgiyle ve bir şeyleri başarmanın mutluluğu ile sarıldılar. Engelleri yıkmışlardı.

Ertesi sabah güzel bir kahvaltıdan sonra Şehri, Cengiz’i kapıda uğurlarken sehpanın üzerindeki zarfı farketti. Merakla,

- Bu ne Cengiz?

- Ne bileyim, bahçeye uçmuş bir zarf işte.

- Ama bunun içinde bir şey var…

Cengiz durdu. Zarfı eline aldı, “hayırdır inşallah” diyerek zarfı bir çırpıda kenarından yırttı. İçinden çıkan kâğıdı okumaya başladı. Okuyor, okudukça kızarıyor, eli ayağı titriyordu. Öylesine dehşete düşmüştü ki… Şakaklarından süzülen teri silerek kendini oracıkta duran koltuğa bıraktı. Acı, kızgınlık, kin, keder, aşağılanma duygusu içinde ne yapacağını bilemeden…

- Cengiz… Cengiz… Ne oluyor?

Şehri’nin sesi çok uzaklardan geliyordu. “Kim bu kadın” diye düşündü. “Hiç tanımadan evlendiğim. Demek bir başkası varmış. Beni kandırdı.” Çöktüğü yerden güçbela doğrularak, kendisine endişe içinde bakan Şehri’nin boğazına sarıldı.

- Kim bu adam? Kim? Sen kimsin?

Şehri, hırıltılı bir sesle,

- Cengiz… Cengiz, ne adamı? İnanma…

O da öylesine şaşkın, perişan, sükût-u hayal içindeydi ki, oracıkta ölmeye razıydı. Şehri’nin sessiz ve çaresizce kendini kocasının şiddetine teslim etmesi Cengiz’i biraz kendine getirmişti. Bunu fırsat bilen Şehri, başını elleri arasında tutup düşüncelere dalan kocasının karşısına, yere çömeldi. Ağlıyordu…

- Bak Cengiz; babam bizi çok özenle yetiştirdi. Doğrunun, yanlışın önemini örneklerle belletti. Bense seni çok seviyorum. Senin için çok sevdiğim aileme sırtımı döndüm. Bu işte bir iş var. Ne olur kendine gel…

Oysa o da kendine gelmeyi ne kadar isterdi. Ama artık içine bir ateş düşmüştü. Karısını o da çok seviyordu. Artık yanacak mı, yakacak mı kendisi de bilmiyordu.

Heyecanı yitik, kırık dökük bir haftanın ardından, sabahın erken saatlerinde ikinci bir zarf düştü bahçeye. İçinde yazılanlar Şehri açısından yenilir yutulur şeyler değildi. Çılgına dönen Cengiz hışımla içeri girmiş, Şehri’nin saçlarından tutarak yerlerde sürüklemiş, tekme tokat girişmişti. Genç kadın, kendini aklama çabaları içinde, çaresiz…

Üçüncü mektup, dördüncü mektup ve beşincisi, her seferinde giderek artan şiddet… Şehri anlamıştı, Cengiz’de bir zihniyet dönüşümü gerekiyordu ve onu bekleyen zor günler vardı.

Nihayet Cengiz, Şehri’nin günlerce ve ısrarla, kendisini yargılamadan önce bu olayı araştırması gerektiği önerisini isteksiz de olsa kabul etti ve takibe başladı. Takip ettiği gecelerden bir gece, dışarıdan gelen sesi duyarak bahçeye koştu. Zaten gözü kulağı herhangi bir uyarana karşı tetikteydi. Kapıya yaklaştı; öylece dururken kapının altından bir mektup zarfının itildiğini gördü. Artık gerisini kendisi de hatırlamıyordu Cengiz. Bir hamlede kapıya koşmuş, adamın üzerine çullanmıştı. Kendisi kısa boylu olmasına rağmen, uzun iri kıyım adama vuruyor, vuruyordu.

- Kimsin sen? Kimsin!

Öfkesi nefesini kesmişti. Nefes nefeseydi. Yüzünü kolları ile yumruklara karşı siper etmeye çalışan adam adeta fısıldayarak,

- Cengiz… Dur… Vurma. Ben ağabeyin.

- Ağabey! Necdet ağabey!

Cengiz şaşkınlıkla ağabeyine bakakalmıştı. Zorlukla yerden kalkmaya çalışan Necdet “aile kararı bu” dedi. Ağzını silerken “böyle bir kişi yok aslında ama ilerde olmayacağı ne malum”.

Cengiz tuhaf bir şekilde durgunlaşmıştı.

- İftira bu!

Abisi kendinden emin,

- Bu kız…

Cengiz öfkeyle abisinin sözünü kesti:

- Bu kız ne abi…

- Bu kız seni üzer. Bizim gibi değil çünkü.

Necdet, kardeşine manidar bir bakış atarak, üstünü başını düzeltti. Cengiz’in şaşkın, öylece duruşuna aldırmadan oradan ayrıldı.

Cengiz’in eve girerken düşünceli ifadesi Şehri’nin, olayın kendisinin lehine aydınlanmış olmasının verdiği sevinç tebessümünü yarıda bırakmıştı. Ağabeyinin sözleri Cengiz’de önceden var olan özgüven eksikliğini adeta hortlatmıştı. Kendini yetersiz ve değersiz hissediyor, onunla baş edebilmek için sağlıksız davranışlarda bulunuyordu. Eşini devamlı kontrol etmeye başladı. Şehri’nin zaten sınırlı olan yaşantısını daha da kısıtladı. Eve gelir gelmez banyo ve yatak odasını kontrol ediyor, Şehri’yi bir şekilde aşağılıyordu. En kötüsü, küçük ayrıntılardan büyük şüphelere giriyordu. Artık hiç konuşamıyorlardı.

Nereye kadar gidecekti bu işkence… Şehri babasının, evlenmemeleri konusunda yalvarışlarına kulak tıkayarak hayatındaki en büyük pişmanlığın kapısını kendi rızasıyla açmıştı. Evet, yaşadığı pişmanlıklar, ailesiyle geçirdiği o güzel anlar, özlediği kardeşleri…

Evlilikleri sonu gelmeyen bir zulüm, eziyet çeşmesiydi adeta. Şehri gittikçe artan fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddet içindeydi. Cengiz gemi azıya almıştı.

Yıllarca süren bu zulme daha fazla dayanamadı Şehri. Zaten kâbusa dönmüş hayatını gencecik yaşında kaybetti. Hayattan koptu, koparıldı. Ve o bir zamanlar simsiyah gözlerine ilk bakışta vurulduğu adama “İşte gidiyorum” dedi. “İşte gidiyorum çeşm-i siyahım”.

Kadına şiddet mi demiştiniz? O dosya Şehri için hiç açılmamıştı ki.



Paylaş | | Yorum Yaz
1546 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

HÜZÜNLÜ ŞARKILARIN BESTECİSİ YALNIZ BİR KADIN - 25/12/2018
HÜZÜNLÜ ŞARKILARIN BESTECİSİ YALNIZ BİR KADIN
ÇOCUĞUN FENDİ - 22/10/2018
ÇOCUĞUN FENDİ
BİR RENKTİR TAKIM TUTMAK - 29/06/2018
BİR RENKTİR TAKIM TUTMAK
GECENİN MATEMİ - 20/03/2018
GECENİN MATEMİ
DAMGA… - 02/01/2018
DAMGA…
Bir Arakan Hikayesi - 17/10/2017
Bir Arakan Hikayesi
MAVİ KELEBEKLER - 10/07/2017
MAVİ KELEBEKLER
ÇOCUK (H)AKLI - 22/04/2017
ÇOCUK (H)AKLI
Kediler de ağlar - 12/02/2017
Kediler de ağlar
 Devamı