Site Haritası
Ulusal haberler

Üyelik Girişi
Nuray Yoltaş
nurayyoltas@gmail.com
TAŞ
26/09/2016
TAŞ
 
Anneleri endişe ile “Çocuklarım” dedi. “Yine hafta sonu geldi. Babanız kudurabilir.” Kudurma, eşinin alkolü fazla kaçırması sonucu, bulanan zihni neticesinde kendine ve çocuklarına sözlü, fiziksel şiddette bulunması anlamına geliyordu. Alışmışlardı bu çileyi çekmeye velakin  büyüyorlardı da. En büyükleri Aybilge buluğ çağının sonlarına gelmişti bile.
 
Annelerinin bu uyarısını bekliyorlardı zaten. Hepsi gece yarısı gelebilecek dehşetli eziyetten kaçmak üzere hazırlıklara başladılar. Aybilge de upuzun kumral dalgalı saçlarını geriye atmış, bir yandan kitaplarını topluyor bir yandan da hiç bitmeyecekmiş gibi süregelen, annelerinin tabiriyle “bitmeyen çille”nin acımasız yüzünü içine sindiremiyor, kardeşlerinin masum bakışlarındaki korku ve endişe ifadesini görmeye dayanamıyordu.
 
Kapı çalındığında oluşabilecek herhangi bir olaya artık hazırdılar. Huzursuz, endişe dolu.
 
- Hoş geldin efendi…
 
- Hoş bulduk. Çocuklar nerede?
 
- İçerideler…
 
Şerafettin bey aslında iyi bir memuriyeti olan, dışarıda oldukça saygın, çocuklarına sürekli hayatın gerçeklerini öğreten, eğitimin önemini kavramış ve evlatlarını bu yolda destekleyen, onları bir otorite ve sevgi sarmalı içinde yetiştirmeyi amaçlayan bir kişilikti. Bir türlü önleyemediği alkol bağımlılığının aile içi ilişkilere en çok zarar veren hastalıklardan biri olduğunun da farkındaydı.
 
- Bana bir şeyler hazırlayıver Münire. Kavun, peynir falan…
 
Eşi anlamıştı…
 
- Çok erken değil mi?
 
Dedi çekinerek.
 
- Çok yorgunum, biraz alkol alıp yatacağım.
 
Münire hanım eşine alkol almaması konusunda telkinde bulunmak istediyse de kendisini sinirlendirmekten çekinip, çaresiz mutfağa yöneldi.
 
Çocuklar uyumuştu. Babaları biraz dediği alkol şişesinin ikincisini bitirmiş, üçüncüye başlamıştı bile. Zavallı Münire hanım, eşinin karşısında tedirgin, yarı uyur yarı uyanık beklemekteydi. Risk altındaki uyuyan çocuklarına bakarak derin bir iç çekti.
 
Sakin geçirilen o gecenin ardından günün ilk ışıklarında alkol şişesiyle hoş geldin diyordu sabaha Şerafettin bey. Bu durum karşısında Münire hanım bir şey diyemedi, diyemezdi de… Sakin olup ne zaman geleceği belli olmayan fırtınayı atlatmaya çalışıyor, bir belirsizlik içinde bocalayıp duruyordu. Yavaş yavaş başlayan hakaretleri, itip kakmaları görmezden geliyordu. Çocuklar içeride tedirgin, ne zaman kaçacaklarını kestiremeden bekleşiyorlardı.
 
Önlerinde upuzun bir cumartesi vardı. Münire hanım “Allah’ım yardım et” dedi, içtikçe coşan, coştukça içen eşine bakarak. Neyse ki bir süre sonra ayakta duramaz hale gelip sızan eşini odasına yatırdı. Herkes derin bir “oh!” çekmişti. Çünkü uyudu mu uzun süre uyurdu babaları. Çocukların tedirginlikleri gitmişti. Annelerinin hazırladığı Anadolu’ya özgü un, su ve yağdan oluşan Heyre’yi içmeye mutfağa koştular. En çok sevdikleri çorbaydı Heyre. Sonra da kendilerini günlük uğraşılarına bıraktılar.
 
O günün karanlığı bastıktan sonra evin ışıklarını yakmamıştı Münire hanım. Çocuklara da çok sessiz olmalarını tembihlemişti. Amacı eşinin sabaha kadar uyumasını, kendilerinin de geceyi evlerinde, sıcak yataklarında geçirmelerini sağlamaktı. Ama aldığı bu küçük önlemler bir işe yaramadı. Çünkü kocası uyanmış, yuvalarından çıkmış gözleri, kıpkırmızı yüzü ve karmakarışık saçları ile bir öne bir arkaya yalpalayarak karşılarında duruyordu. Peltek bir dille:
 
- Çocuklar…
 
- Çocuklar uyudu efendi.
 
- Hepsini kaldır.
 
Diye bağırdı çocukların odasına yönelerek. “Daha şarkı söyleyeceğiz.”
 
- Elini ayağını öpeyim efendi, bırak çocukları.
 
Ama adam bir hamlede, önünde evlatlarına siper olmaya çalışan karısını iterek doğruca çocukların üzerine yürüdü. Bir yandan “Ben uyuyun demeden uyunmaz.” diye bağırıyor, bir yandan da çocukların üstlerinde onları ezercesine atlayıp zıplıyor, tekmeliyordu. Henüz uyumuş çocuklar yataklarından doğrulmuş, annelerinin eteklerine sarılıp, kaçıp kaçmayacaklarını soruyorlardı. Aybilge, annesinin cevabını beklemeden, önceden hazırladığı çantasını kaptığı gibi dışarı kaçtı. Ardından da kardeşleri… Yağmurlu ve oldukça soğuk bir kış gecesiydi…
 
Hemen evlerinin küçük bahçesindeki, içinde çeşitli böcekler barındıran küçücük bodruma sığındılar. Evin içinde terleyen çocuklar dışarıda donuyorlardı. Annelerinin getirdiği battaniyelere ve onun sevgisine sıkı sıkı sarılıp tekrar uyumaya çalıştılar. Çocukların birinin bacağı incinmiş, bir diğerinin burnu kanıyordu. Aybilge ise uykusu iyice kaçmış, hakim olamadığı bir titreme içinde, uzun süredir buraya saklanmadıklarından, babalarının kendilerini bulamayacağından emin, sokak lambasının aydınlattığı kadarı ile ödevlerini yapmaya çalışıyordu. Tam derslerine dalmıştı ki, üstlerindeki sokak kapısının açıldığını duydu. Dışarıdan babasının ayak sesleri ile birlikte bahçe çeşmesi açıldı. Aybilge “herhalde çeşmeden su alacak” diye düşündü. Sokak lambasına tuttuğu kitabı ile iyice içeri çekildi. Adeta nefesi kesilmişti. Korkuyla kardeşlerine baktı. Annelerine sarılmış mışıl mışıl uyuyorlardı.
 
Bu tartışmalar ve kavgalar, aile içi şiddet çocukların hayatı boyunca taşıyacakları örselenmelere neden olacak, belki de gördükleri bu alışkanlığı ilerleyen hayatlarında tekrarlama eğitimi gösterecekler diye düşündü. Dalgın, öylece duran Aybilge’yi yüzüne şiddetle çarpan su neye uğradığını şaşırttı. Oldukça yüksek bir tazyikle bodruma dolan su, çığlık çığlığa bulundukları yerde iyice sıkışan kardeşleri ve annesi… Aybilge’nin aklı başından çıkmıştı. Her nasılsa yerlerini bulan babaları, o böcekli küçücük bodrumu onlara fazla görmüştü. Hortumu bahçe çeşmesine takıp suyu sonuna kadar açarak, çocukların feryatlarına aldırmadan üzerlerine salmıştı.
 
Uzun seneler babaları tarafından çeşitli eziyetlere maruz kalmışlardı ama böylesi ilkti… Şiddetin şiddeti, Aybilge’nin hiddeti gittikçe artıyordu.
 
Sırılsıklam olmuş bir halde bodrumdan dışarı çıktı. Titreyen vücudu şimdi adeta sarsılıyordu. Sesinin çok uzaklardan geliyormuşçasına “aman yavrum!..” diyen annesine ve ağlaşan kardeşlerine aldırmadan doğruca eve girdi. Nefes nefeseydi. Artık Aybilge değil, sadece kendilerine böyle acımasızca yapılan haksızlığa isyan eden biriydi. Islanan saçlarını son derece sakin aynanın karşısında tarayan o zatı (babasını) görünce çılgına döndü.
 
Kendine hakim olamamak böyle bir şeydi. Adeta görünmeyen bir güç tarafından idare ediliyordu sanki. Yerden büyükçe bir taş aldı ve bütün gücüyle aynada süslenen babasına fırlattı. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
 
-Yeteeer..! yeteer…!
 
Taş, o sesle irkilen babasının tam alnına isabet etmişti. Aybilge, adamın  alnından akan kana aldırmadan çaresizce bekleşen anne ve kardeşlerini alarak oradan hızla uzaklaştı. Ergenliğin sonlarında, benlik saygısı düşük, başkaldırma yolu ile kendini ve ailesini korumaya çalışıyordu.
 
O taş babaya, davranışlarını irdeleme imkânı vermişti. Şerafettin Bey alnından akan kana tampon yaparken, alkolle de gelse, sert ve hoyrat bir denetim altında tutulan çocukların, saldırganlık yolu ile kendilerini kabul ettirme eğiliminde olabileceklerini düşünerek, başını iki eli arasına alarak pişman, öylece derinlere daldı.  
 
Lakin o taş, başkaldırma yolu ile kendini savunmaya çalışan Aybilge’nin de tam alnında, bir ömür boyu taşıyacağı pişmanlık, utanç dolu, ıstıraplı ruhsal bir iz bırakmıştı. O, bundan böyle, babalarından gelen her çileye sabır ve metanetle katlanan kardeşlerine, yaşadığı sürece hep gıpta ile bakacaktı.

Bornova, 26.09.2016


Paylaş | | Yorum Yaz
399 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

MESERRET ABLA - 08/03/2019
MESERRET ABLA
HÜZÜNLÜ ŞARKILARIN BESTECİSİ YALNIZ BİR KADIN - 25/12/2018
HÜZÜNLÜ ŞARKILARIN BESTECİSİ YALNIZ BİR KADIN
ÇOCUĞUN FENDİ - 22/10/2018
ÇOCUĞUN FENDİ
BİR RENKTİR TAKIM TUTMAK - 29/06/2018
BİR RENKTİR TAKIM TUTMAK
GECENİN MATEMİ - 20/03/2018
GECENİN MATEMİ
DAMGA… - 02/01/2018
DAMGA…
Bir Arakan Hikayesi - 17/10/2017
Bir Arakan Hikayesi
MAVİ KELEBEKLER - 10/07/2017
MAVİ KELEBEKLER
ÇOCUK (H)AKLI - 22/04/2017
ÇOCUK (H)AKLI
 Devamı